bilmelisin ki ….

Yorum yapın

bilmelisin ki…
duvarda asılı diplomalar insanı insan yapmaya yetmez.

bilmelisin ki…
aşk kelimesi ne kadar çok kullanılırsa, anlam yükü o kadar azalır.

bilmelisin ki…
karşındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında çizginin nereden geçtiğini bulmak zor.

bilmelisin ki…
gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez. gerçek aşkların da!

bilmelisin ki…
tecrübenin kaç yaş günü partisi yaşadığınızla ilgisi yok, ne tür deneyimler yaşadığınızla var.

More

YAŞAMI TERSTEN YAŞAMAK

Yorum yapın

 Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş seklidir…
 Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel, hatta mükemmel olurdu.
 Nasıl mı?
 Cami’de uyanıyorsunuz.
 Bir tahta sandık içerisinde, herkes karşınızda saf durmuş, iyiliğinize dua
 ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette tabuttan doğruluyorsunuz,
 yaşlı, olgun, ve ağırbaşlı olarak.
 Herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatl ar, çocuklar torunlar hepsi
 hazır.
 Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
 Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir  Maaşınızı
 alıyorsunuz.
 Ne güzel, hazır maaş, hazır ev…
 Altmışlı yaslara kadar garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz.
 Sağlığınız gittikçe düzeliyor, kaslar
güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz.
 Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve ise ilk başladığınız gün size hoş geldin
 hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz.. ve
 genel müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan
 olarak ise başlıyorsunuz.
 Herkes karsınızda el pençe diva n…
 Vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor.
 Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
 Diğer hormonal aktiviteler artıyor, fevkalade…..aman ne güzel günler
 başlıyor… derken bir gün patron size artık üniversiteye gitsen daha iy i
 olur diyor.
 Bu arada babanız ortaya çıkmış, ‘fazla çalıştın’ diyor ‘artık eve dön, işi
 bırak, okumaya basla, harçlığın benden olsun…’
 Keyfe bakar mısınız?
 Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden, su gölden bir
Dönem
 başlıyor.
 Partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor.
 Derken anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlı yor, araba Kullanma
 derdi de yok artık….
 Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, ‘evde otur, keyfine bak,
 oyuncaklarınla oyna’ diyorlar.
 Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar, hatta
 bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
 Derken anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor ve başka bir keyifli
 dönem başlıyor.
 Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır.
 Bir gün karanlık ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz. < Beslenmek için
 ağzınızı açmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor, sıcacık,
 yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda yaşıyorsunuz.
 Küçülüyor,
küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz.
 Veeeeee….
 En güzeli deeee……
 Günün birinde müthiş keyifli bir geceyle hayatiniz bitiyor…

  Can YÜCEL

İçine Atan ( Can Dündar’ dan )

Yorum yapın

 

Suskunluğundan tanırım O’nu…
Yüzünde her daim nöbete duran ve içindeki depremi maskeleyen gülücüğü bilirim.

O depremin yüreğinde açtığı derin yarıklardan en küçük bir iz yansımasa da
yüzüne, aşinayım ketumiyetine…
Bilirim ki, kabil olsa da, ters çıkarılmış
bir kazağı düzeltir gibi içten kavrayıp dışa çevirseniz ruhunu, sanki yıllar
yılı söylenmeyip saklanmış, dilin ucuna kadar gelip tutulmuş, tam
haykırılacakken içe atılmış yüzlerce sözcük, hafızaya kelepçelenmiş binlerce
söz, dile getirilmemiş on binlerce itiraz, akıtılmamış onca gözyaşı ilmek ilmek
çözülüp saçılıverecektir ortalığa…
Ama o konuşmaz.
Sabırla dinler,
sitemsiz kabullenir ve ruhunun derinliklerine gizlediği çekmecelerde özenle
saklar içine attıklarını…
Sadece kendisiyle başbaşayken açar onları…

Kimi zaman gizli bir günlüktür çıkan çekmeceden… yazar;
…kimi zaman
da sırdaş bir silahtır… sıkar.

 
                                                                         
* * *
 
Niye bazıları ağzına geleni söyleyip rahat uyku uyurken,
“içine atan”, sessizliğe gömülüp kendi dehlizlerinin karanlığında yapayalnız
kabuslar görmeyi seçmiştir?
Anlatmazlar ki bilesiniz…
Kimi nasıl
diyeceğini bilmediğinden, kimi bildiğini de diyemediğinden, kimi dediği halde
kıymeti bilinmediğinden, kimi bir kez deyip yanlış bildiğinden, suskunluğun o
huzurlu kuytusuna sığınmıştır.
Sesini en çok yükseltenlerin en haklı
sayıldığı bir dünyada, sürüye uyup gürültüye katılmaktansa sessizliğe gömülüp
haksız sayılmayı tercih ederek tevekkülle içine kapanmıştır. İç kanamaları zaman
zaman ağzından kaçırıverse de, dudağının kenarından sızanın “kızılcık şerbeti”
olduğuna inandırır herkesi…
Oysa ne kadar gizlemeye çalışsa da, içindeki
fırtınanın birilerine fark edileceği umudunu hep korur. Suskunluğunun her şeyi
anlattığını sanır. Sanki onca gürültü içinde birileri gözbebeklerini okuyacak ve
konuşmayı bilmeyen bir çocuğun derdini anlar gibi, iç dünyasında çağlayan nehrin
sesini duyacaktır. Başını sessizce öne eğişinden, sitemkar imalarından, dargın
yalnızlığından derdini anlayacak, şifresini çözüp sessizliğini sese çevirecek
birini bekler umarsızca…
Oysa gürültünün çağında, kimselerin vakti yoktur,
anlatmayanın derdini anlamaya…
Kimse kimsenin gözbebeğine bakıp konuşmaz;
yüreğini dinlemeye yanaşmaz.
Öyle olunca da hepten içine kapanır “içine
atan”… Maddi varlığını dibe çeken bu manevi yükün ağırlığıyla yaşamayı
öğrenir. Yükünü sırtlayıp, kendi iç sesiyle sohbet ederek yürümeye koyulur.
Kendine yazılmış mektuplar, meçhule karalanmış satırlar, sadece yastığının
bildiği sırlarla örer kozasını…
Sabah oldu mu, sahte gülümsemesini yüzüne
yapıştırıp hayata karışır.
Anlaşılmadıkça artar ketumiyeti… Rahat
hesaplaşanlara özenerek erteler hesaplaşmalarını… Geciktirilmiş her sohbet,
vazgeçilmiş her itiraf, gösterilmemiş her tepki birbirine yapışıp koca bir ura
dönüşür içinde… Sonra kanser gibi sarar bünyesini…
İçindeki yara,
yüzünde gülümseyen maskeyi aşağı çekmeye başlar zamanla… Artık ya içindekileri
kusacak, ya da hepten susacaktır.
İşte o zaman, “iç” denilen o dipsiz
derinlik, o ne atsan dolmaz sanılan kuyu taşar aniden… Yük, taşınmaz olur.
Yıllar yılı sabırla bastırılan volkan, ya umulmadık bir tepki, ya katılırcasına
bir ağlama nöbeti veya gizlenmiş bir silah olur, gürültüyle patlar.
“İçine
atan”ları bilmeyenler, kestiremezler bu ani tepkinin nedenini… Yanlış yerde ve
son günlerde ararlar ipucunu… Oysa onca yılın suskunluğuyla kaynaya kaynaya
dolmuştur yanardağ… Ve gün gelmiş patlamıştır.
İntiharı, doğumudur “içine
atan”ın… İlk kez yüksek sesle konuşmuştur ve çoğu kez, son olur bu…

Artık geride bıraktığı efsane konuşacaktır, kendisi yerine…

 
                                                                              
* * *
 
Tanırım O’nu…
Sessizliğin erdem sayıldığı bu özel
dünyanın suskunları bilirler birbirlerini…
Çareyi de bilirler.

Gözbebeklerine bakıp ruhunda kaynayan volkanı sezecek ve şefkatle “içeri”
sızıp O’nu yukarı çekecek bir dost elini umutla beklerler.
Beynine ancak o
dost eli uzanabilir.
O yoksa, yedeği bir kurşundur.

 

Can DÜNDAR

CANIM İSTANBUL

Yorum yapın

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

İstanbul benim canim;
Vatanim da vatanim…
İstanbul,
İstanbul…

Tarihin gözleri var, surlarda delik;
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik…
Bulutta saha kalkmış Fatih’ten kalma kir at;
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat…
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakısta o mana: Öleceğiz ne çare?
Hayattan canlı olum, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karaca Ahmet…

O manayı bul da bul!
İlle İstanbul da bul!
İstanbul,
İstanbul…

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca’da, yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
Her aksam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar…
Bir ses, bilemem tambur gibi mi, uda gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir katibi mi…

Kadını keskin bıçak,
Taze kan gibi sıcak.
İstanbul,
İstanbul…

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef isler!
Yedi renk, yedi sesten şayisiz belirişler…
Eyüp oksuz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
Adada rüzgar, ucan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni söyle dursun, ağlayanı bahtiyar…

Gecesi sümbül kokan
Türkçesi bülbül kokan,
İstanbul,
İstanbul…

                            N.Fazıl KISAKÜREK

HÜZÜN KOKAN AKŞAMLAR

Yorum yapın

Gecenin sessizliği

Usulca dökülüyor bağrıma…

Alevden bir top musun,

Yakacaksın yüreğimi ?

Nazlı bir rüzgar mısın,

Okşayacaksın tenimi ?

Yoksa ılık bir bahar gününden kalma

Yağmur damlası mısın ?

Çisil çisil gözlerimden …

Ayazdaki sızım.

Uzak diyarların aşıklarıyız biz,

Ondandır her hüzünlü şarkıda

Ağlayışımız…

‘HND’

Bu Gece En Hüzünlü Şiiri Yazabilirim.

Yorum yapın

Bu gece en huzunlu siiri yazabilirim
Soyle diyebilirim; “Gece yildizlarla dolu”
Ve yildizlar masmavi, titresiyor uzakta
Sarkilarla donuyor gokte gece ruzgari
Bu gece en huzunlu siiri yazabilirim
Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara
Kollarima aldim bu gece gibi kac gece
Kac defa optum onu sonsuz gogun altinda
Sevdi beni o, ben de bir ara onu sevdim
O durgun, iri gozler sevilmez miydi ama?
Bu gece en huzunlu siiri yazabilirim
Yoklugunu dusunup, yitmesine yanmakla
Duyup geceyi, onsuz daha engin geceyi
Ota dusen ciy gibi dusmekte siir cana
Ne cikar sevgim onu alikoyamadiysa?
Gece yildiz icinde, o yakin degil bana
Hepsi bu. Uzaklarda sarki soyluyor biri
Yuregim dayanmiyor yitmesine kolayca
Gozlerim arar onu, sanki yaklasmak ister
Yuregim arar onu, o yakin degil bana
Ayni gece agartiyor ayni agaclari
Bizler, ah, o zamanki bizler degiliz ama
Artik sevmiyorum ya nasil, nasil sevmistim
Sesim arar ruzgari, ulasmak icin ona
Ellere yar olur, opmemden onceki gibi
O ses, isil isil ten ve sonsuz bakislarla
Artik sevmiyorum ya, severim belki yine
Ne uzundur unutus, ah ne kisadir ayrilik
Yuregim dayanmiyor yitmesine kolayca
Boyle gecelerde kollarima aldim cunku
Belki bana verdigi son acidir bu aci,
Belki son siirdir, bu yazdigim siir ona

Pablo Neruda

ÖZLEM KOKAR …

Yorum yapın

Özlem kokar bu şehir, bu topraklar

Özlem kokar sensiz,

Renksiz ve yorgun şafaklar

Seni arar biçare mahsun gözler

Hasret dolar,kahır süzülür tenime

Özlem kokar ıslak ıslak

Üşür sensiz yüreğim

Titrer  garip, bensiz bedenim

İnce bir sızı çalar kapımı

Açsam özlem girer,

Kapatsam umutlar söner

Kendimden uzağım şimdi

Sana yakın olduğum kadar

Hayalin bıçak kadar keskin

Paramparça bu şehir

Oluk oluk akar geçer önümden

Hatıralar özlem kokar…..

(BÖYLESİNE DUYGULAR BESLERKEN BEN SORUYORUM SEN NERDEYDİN ? YOKTUNN!CANIM SEVDİĞİM)

MAVİ GÖZLÜ DEV

Yorum yapın

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
bahçesinde ebruliii
hanımeli
açan bir ev.

Bir dev gibi seviyordu dev.
Ve elleri öyle büyük işler için
hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını,
çalamazdı kapısını
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan evin.

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan eve.

Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
bahçesinde ebruliiiii
hanımeli
açan ev..

Nazım Hikmet

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.